ÇAMİYARA/ŞAVŞAT-KAYADİBİ KÖYÜ WEB SAYFASI

; text-align: center;">Şavşat'ın Tarih ve Kültür Çizgileri/Yunus ZEYREK

; text-align: center;">

 

Artvin’in her köşesi bir başka güzellik deryasıdır. Konu Şavşat olunca insanın aklına ve gözünün önüne neler geliyor neler...

 

Şavşat’ın akla ilk gelen özellikleri, derin ormanlar, deli divane akan dereler, göklere yükselen yalçın tepeler, renkler, sisler ve yöreye mahsus ahşap mimarlık eseri evler olsa gerektir.

 

Çocukluğumun Şavşat’ı kirazın, pekmezin, kocaman tomrukların ve bir de elek, külek satan poşaların eşeklerle geldiği, şu Kenciyan ve Arsıyan dağlarının ötesiydi. Bir de şurası burası ağrıyan hastaların Mikelet’iydi Şavşat. Zira bu kaplıca, Posof’ta bilinen ve şifa umulan bir yerdi.

 

O zamanlar at yükü sepetlerle kiraz getirip Urama yaylalarında peynir karşılığı “dolu doluya” satan Şavşatlılar için de Posof, ağartı kaynağıydı herhâlde...

 

Hâlbuki Şavşat, bunların ötesinde zengin bir tarihin ve renkli kültürün beşiğidir.

 

Şavşat halkı, Arsıyan, Cindağı ve Sahara yaylarında ağustos ayında Pancarcı şenliklerine çıkar. Üç dört gün süren bu şenliklerde dağ pancarı toplanır; davul, zurna ve tulum sesleriyle inleyen yaylalarda mahallî oyunlar oynanır. Bu oyunların isimleri, yöre halkının kültür tarihiyle ilgili fikir vermesi bakımından önemlidir: Ağırbar, Atabarı, Basma, Dizkırma, Döney, Hançar bari, Horom (Düz, deli), Karabağ, Karşıberi, Karşımla, Orta-Batum, Sallama, Sarıçiçek, Sasa, Sıçratma, Teketek, Temürağa, Uzundere…

 

Şavşat’ın ana hatlarıyla tarih çizgilerine göz atalım.

 

Bu bölgenin tarihi, yerli kaynaklara hep şüpheyle bakma hastalığımız devam ettiği ve yabancı kaynaklardan da habersiz olduğumuz için ne yazık ki, “Bir varmış, bir yokmuş; Şavşat diye bir yer varmış...” diye karikatürize edebileceğimiz rivayetler yumağına sarılmıştır.

 

Bir bakıyorsunuz adamın biri, Şavşat tarihini anlatıyor; fakat bugün bu topraklarda yaşayan insanların ataları yok bu hikâyenin içinde!

 

Bir diğeri, bölgenin tarihî kalıntılarından bahsediyor. Fakat bu bahiste de Şavşatlıların ataları yok!

 

Bir başkası, sosyal ve kültürel faaliyetlerden bahsediyor; bunların sahipleri de başkaları! Hatta Şavşatlıların türküleri ve oyunları da kendilerinin değil! Bir insaf ehli çıkıp da bu başı ve sonu karanlık gidişe bilimin aynasını tutmuyor.

 

Şimdi fazla derinlere dalmadan tarih sayfalarında hızlı bir gezinti yapalım.

 

Gürcistan’ın hakim ahalisi Kartvellerin (kendileri kullanmasa da artık herkes bu halka Gürcü diyor) destanî tarihi olan Kartlis-Çhovreba/Kartli’nin Hayatı adlı kitap[1], Gürcistan Tarihi adıyla 2003 yılında Türk Tarih Kurumu tarafından nihayet basıldı. 1849 yılında Petersburg’da Fransızca olarak basılan ve bölgemizin tarihiyle ilgili önemli haberler veren bu kitabın çok geç de olsa Türkçeye çevrilip yayımlanması fevkalâde önemlidir.[2] Bu kitapla ilgili geniş bir değerlendirme yazısı kaleme alma arzusunda olduğumuzdan, şimdilik bu bahsi bırakıp yolumuza devam edelim.

 

Kartli Tarihi, milâttan önceki asırlarda, Şavşat’ın da içinde bulunduğu Kür-Çoruh havzalarında, Buntürklerin ve Kıpçakların yaşadığını haber vermektedir.[3] N. Marr, Bun sözünün, otokton/asıl yerli anlamına geldiğini belirtmektedir.[4] O hâlde bölgenin bugünkü halkı, bu toprakların en eski sahibidir. Makedonyalı İskender’e karşı koyan bu halk, gelip geçen sayısız göç ve istilâlara rağmen kendi adıyla ve kültürüyle buralarda yaşamaktadır.

 

Tarihin bilinen bu ilk önemli temel taşını koyduktan sonra birinci bin yıl yolculuğumuza devam edelim. Bu yolda önümüze hep doğudan gelen kavimler çıkmaktadır. Bunların adlarını sırasıyla analım: Hurri, Urartu, Kulhi, Kimmer, Saka/İskit, Arşaklı, Bulgar, Kun, Hazar ve Bagratlılar...[5] Herhalde bu kavimlerin hepsi aynı kökten olmalı... Kafkasya ve Doğu Anadolu tarihinin en önemli ögeleri olan bu toplulukların her biri bir devre damgasını vurmuştur. Bu toplulukların hepsi İslâm öncesi devirlerde yaşamış olmasından dolayı genellikle Hazreti İsa dinindendiler. Hatta bölgede ilk kiliseleri inşa eden de Saka ve Kun Türkleri olmalı. 

 

Urartuların güneş tanrısının adı olan Ardini adına yapılan tapınak yerlerinde bu adın izleri bugün de yaşamaktadır: Artvin, Ardahan, Ardanuç, Ardeşen...[6]

 

Bir Saka oymağı olan Şavuş da Şavşat adında yaşamaktadır.

 

Posoflular, Şavşat yerine son heceyi ince telaffuz ederek Şavşét derler. Osmanlı kaynaklarında da bu şekildedir. Görülüyor ki burada -et son eki, Şavuşların yaşadığı yer anlamını vermektedir. Os-et, Cig-et, Urus-et gibi isimlerde görüldüğü gibi… Ahıska Bölgesinde bu ekle biten birçok köy adı bulunmaktadır.

 

Bugünkü Tatar Türklerinin atalarıyla kardeş kavim olan Bulgarlar da bu bölgeden gelip geçmiş ve birkaç ad bırakmışlardır: Barkal, Ulgar, Bolkar gibi dağ isimleri onların hatırasıdır. Kuzey Kafkasya’nın Karaçay-Balkar bölgesi topluluklardan biri de bugün Balkar adını taşımaktadır.[7]

 

Hazar Türklerinin bir oymağı olan Boruçlar da buralarda iz bırakmıştır.[8]Bu ad, Tiflis’in güneyindeki Borçalı ve Artvin’in ilçesi Borçka’da yaşamaktadır. Borçalı’nın Türk ahalisi olan Karapapakların bir kısmı Kars ve çevresine, bir kısmı Azerbaycan’a göç etmiş, bir kısmı da tarihî memleketlerinde yaşamaktadır.

 

Şavşat ilçe merkezi kuzeyinde Sıhizır (Kayadibi) köyü yakınındaki Tuharis kalesinin bulunduğu yere ad verenler de, Türkistan’da Amuderya nehri boyundaki Toharistan’a ad veren Türk kavmi Toharlardan başkası değildir.[9] Müslüman Arap egemenliği çağında (737), Şavşat’ın merkezi durumundaki Tuharis kalesi ve kilisesi yıkıldı. Bunlar, Bagratlılar zamanında onarıldı.

 

Habib bin Mesleme komutasındaki Arap orduları, 645 yılında Hazreti Osman zamanında bölgeye geldi. Bunlara karşı en çetin mücadeleyi Hazar Türkleri verdi. Öyle ki Kafkasya, bu iki kuvvetin savaş alanı hâline gelmişti.[10] Batıdan gelen Bizans baskısı da kendini hissettiriyordu. Araplar, Tiflis’ten Çoruh boylarına kadar Güney Kafkasya’da üstünlük sağladılar. Arap hakimiyeti devrinde sadece askerî bir üstünlük söz konusudur; yoksa Arap halkı bölgeye gelmiş değildir. Bu devirde, yani VII. yüzyılda, Tiflis ve çevresinden batıya kaçan zengin ve okumuş tabaka, Karadeniz sahili kesiminde Kartli dilinin yayılmasına sebep oldu. Bugün Kartvel olmayan Acara halkının dili, bu tarihî göçün sonucudur.[11]

 

Bizce üzerinde en çok durulması gereken husus, Bagratlı ailesi meselesidir. Zira bu ailenin kimliği üzerindeki tartışmalar kesin bir sonuca bağlanamamıştır. Kesin olan bilgiler şunlardır: Bu aile İspir ve Ardanuçludur.[12] İlk önemli aile büyüğü de Aşut’tur. Aşut, aşmak fiilinden “dağ beli” anlamına gelen Türkçe bir isimdir. Bu aileden yetişmiş büyük kişiler arasında on beşten fazla Aşut bulunmaktadır.[13]

 

900’lü yıllarda Tibet Ortodoks Kilisesini yaptıran da bunlardan biridir. Bu kilisenin damında, eski Oğuz sembollerinden koçbaşı heykelinin bulunması, tarihçilerin dikkatini çekmektedir.[14] Tibet isminin, bir Türk kabile adı olması da bu cümledendir.[15]

 

575 yılından Rus istilâsının başladığı 1801 yılına kadar iktidarda kalmış olan Bagratlı sülâlesi, dünya rekoruna sahiptir. Bagratlılar, ilk defa Çoruh bölgesinde küçük bir beylik şeklinde ortaya çıkmıştır. Zaman zaman Bizans, Arap ve Hazar hükümdar ve komutanlarından himaye gören ve V. yüzyılda Ardanuç kalesini merkez edinen Bagratlı ailesi, bölgede nüfuz sahibi olmuştur. Bagratlı hakimiyeti, dayılarının tahtına varis olarak Tiflis’te Kartli tahtına oturan Guram Beyle 575 yılında Gürcistan’a uzanmıştır.

 

Abbasiler çağında -VIII. yüzyılda- bir başka Bagratlı Aşut Bey, Anı valiliğine tayin edildi. Bu Bagratlı kolu, Ermenilerin mezhebi olan Gregoryen kilisesine bağlı kaldı. Bu mezhebin ve kilisenin kurucusu olan Anak oğlu Grigor’un da, Arşaklı Hıristiyan Oğuz Türklerinden olduğuna dair kuvvetli tarih haberleri vardır. Zira bu mezhepte, diğer Hıristiyan mezheplerinde görülmeyen fakat eski Türk âdet ve inançlarının izlerini taşıyan birçok unsur vardır.[16]

 

Bagratlılar, Ermeni, Gürcü ve Abhazların tarihinde çok önemli bir yer işgal etmektedirler. Bu sebepledir ki adı geçen milletler, Bagratlı ailesini paylaşamamakta, her biri bu ailenin kendi milletine mensup olduğunu iddia etmektedirler.

 

Ne gariptir ki bizim tarihî coğrafyamızda cereyan eden bu tartışmada Türk bilim adamları yoktur! Bagratlı ailesinin adı, yalnız Prof. Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun kitaplarında geçmektedir.

 

Garip olan bir nokta da, Türk bilim adamlarının Kırzıoğlu’nu hayalî tarih yazmakla itham etmesidir. Halbuki o, tarih tezlerinin diğer bilginler tarafından da araştırılıp tartışılmasını istiyordu. Bilimsel tezlerinde ona destek veren ve çalışmalarını hayranlıkla takip eden Artvinli aydınlardan Abdülmecit Tokdemir ile M. Âdil Özder’in 1940’lı yıllardan itibaren Kırzıoğlu’na göndermiş oldukları birçok mektup bize intikal etmiştir. Bu mektuplarda, bölgenin tarih, etnografya ve folkloruyla ilgili çok kıymetli bilgiler vardır. İleride bu mektupları neşretmeyi düşünüyoruz. Burada söz konusu ettiğimiz tarih bahislerinde rahmetli Özder’in yazdıklarını da anmamız gerekir.

 

Bazı Gürcü ve Ermeni bilim adamları, Kırzıoğlu’nu, milliyetçi ve dolayısıyla tarihi taraflı yorumlamakla suçlamaktadırlar. Hâlbuki kendileri, milliyetçilik ötesi bir şovenlik sergilemekte, zaman zaman aralarında sert tartışmalar cereyan etmektedir. Bu hususta G. Magalaşvili’nin Ermeni-Gürcü Münasebetleri Tarihi Etrafında başlıklı uzun makalesi dikkat çekicidir.[17]

 

Ardanuç’tan çıkan bir aile Gürcistan ve Ermenistan’a tarihî krallar veriyor! Gürcistan, Ermenistan ve batılı bilim adamları bu aileyle ilgili muhtelif tezler ileri sürüyor; fakat Türk tarihçileri bu çok önemli konuyu tartışmıyor!

 

Herhâlde mesele izaha muhtaç görünmektedir.

 

Şavşat bölgesinde ikinci bin yılın en önemli olayları Selçuklu fethi, Ortodoks Kıpçak Atabekleri yönetimi, Osmanlı fethi, Rus istilâsı ve tekrar anavatana kavuşma şeklinde özetlenebilir. Bunlara ana hatlarıyla göz atalım.

 

Bölge, 1068 tarihinde Alp Arslan tarafından Selçuklu topraklarına katıldı. Onun ölümünden sonra Bizans’tan yardım alan Bagratlılar, tekrar bağımsız oldular. Melikşah zamanında, 1080 tarihinde, Tiflis’i ele geçiren Selçuklu orduları, Posof’un Kol köyü yaylasındaki meydan savaşında Bagratlı-Bizans birleşik ordusunu yenince Şavşat’ın da içinde bulunduğu yerler, denize kadar Selçukluların eline geçti. Merkezi Erzurum olan Saltukoğullarına bağlanan bölge, Selçuklu Devleti’nin bir parçası durumundaydı.

 

1118 tarihinden itibaren Kafkas Dağları kuzeyinden Gürcistan’a akıp gelen Kıpçak toplulukları, Gürcistan ordu ve devlet yönetiminde en önemli mevkileri almıştı. Gürcü Ortodoks Kilisesine bağlı olan bu Türk-Kıpçak toplulukları, kısa zamanda Tiflis de dahil olmak üzere Gürcistan’ı Selçuklulardan geri aldılar. Azgur Boğazı’ndan İspir’e kadar Kür ve Çoruh ırmakları boyuna yerleşen Kıpçaklar, Moğol İlhanlı Devleti zamanında -1268 yılında- merkezi Ahıska olan bir beylik kurarak Tiflis’ten bağımsızlık elde ettiler.[18] Ahıska’nın Kıpçak hakimi Caklı Sargis Bey, Şavşat’ı da buraya bağladı. Posof’un Cak kalesinde oturan bu Kıpçak beylerine Caklı Atabekler, hakim oldukları ülkeye de Atabek Ülkesi denilmekteydi. Gürcü kaynakları da bu bölgeyi Atabek Yurdu / Sa-Atabago diye anmaktadır.[19]

 

Atabek Ülkesi’nin toprakları, Ahıska’nın doğusundaki Azgur Boğazı’ndan başlayarak Posof, Çıldır, Ardahan, Ardanuç, Yusufeli, Oltu, Tortum, Şavşat, Artvin ve denize kadar ulaşmaktaydı. Bu harita yalnız siyasî bir yönetimin sınırlarını göstermemekte, aynı zamanda bölgenin etnik ve kültür coğrafyasını belirtmektedir. Diğer bir ifadeyle, 1944 yılında Stalin tarafından yurtlarından sürülen ve bugün Ahıska Türkleri denilen toplulukla yukarıda adını verdiğimiz il ve ilçelerin halkı aynı kökten gelmektedir. Bunu dil başta olmak üzere halk kültürünün bütün dallarında görmekteyiz.[20]

 

Atabek Ülkesi, Akkoyunlular zamanında, 1477 yılında, beş yönetim kesimine bölünmüştü. Bunlardan biri Maçahel’di ve buranın merkezi Satlél/Şavşét’ti. Yukarı Acara da buraya bağlıydı. Yine merkezi Ardanuç olan Kalarcet de Artvin, Borçka ve Gönye’yle birlikte Ahıska’ya bağlıydı.[21]

 

Şavşat, 1479 yılında Osmanlı idaresine girdi ve yerli Kıpçak-Atabek kolundan gelen beyler tarafından yönetildi.[22] Ardanuç ve Ardahan, 1551 tarihinde Osmanlı ülkesine katıldı.

 

Atabek ailesinin hakimiyeti, 1578 yılında Kafkasya’nın Osmanlı Devletine bağlanmasıyla sonuçlanan ünlü Şark Seferleri’ne kadar devam etti. Bu tarihten sonra da aynı aile ocaklık hükmet şeklinde bölge yönetimini devam ettirdi.[23]

 

Serdar Lala Mustafa Paşa ve Özdemiroğlu Osman Paşanın ünlü Kafkasya fetihleri sonrasında Çıldır Eyaleti kuruldu. Şavşat ve çevresi de, başkenti Ahıska olan bu eyalete bağlandı.

 

Bu seferler, mikrofilmini Viyana Millî Kütüphanesinden getirterek Kültür Bakanlığı yayınları arasında çıkardığımız el yazması Tarih-i Osman Paşa adlı kitapta ayrıntılarıyla anlatılmaktadır.[24]

 

Ünlü gezginimiz Evliya Çelebî (1611-1682), 1647-1648 tarihlerinde Erzurum’da görevliyken, Ahıska’ya yaptığı seyahatte, Beylerbeyi Atabekli Sefer Paşayla görüşmüş, ondan hediyeler almıştır. Çelebî, “Eyâlet-i Çıldır, on üç sancakdır.” diyerek bu sancaklar arasında Ardanuç, Posthov, Maçahel, Acara, Pertekrek, Livana ve Şavşat’ı da saymaktadır.

 

Çelebi, Şavşat kal’ası hakkında şu bilgileri vermektedir: “Ocaklık tarikıyle hükmetdir. Kadısı yokdur. Sarp, âsi yerdir.”[25]

 

1828 Osmanlı-Rus Savaşı sonunda Ahıska Rusya’ya bırakılınca, Çıldır Eyaletinin merkezi Oltu oldu. O zaman Şavşat da Oltu’ya bağlandı.

 

1867 tarihli Devlet Sâlnâmesi’nde Şavşét, merkezi Oltu olan Çıldır Eyaleti’nin on bir kazasından biridir.

 

1876 tarihli Sâlnâme-i Vilâyet-i Erzurum’a göre, Oltu merkezli Çıldır Sancağı’nın Ardanuç kazasına bağlı bir nahiye olan Şavşét’in nahiye müdürü Abdülaziz Ağa, kâtibi de Mehmed Efendidir. O tarihlerde Şavşat’ın 48 köyü, 5846 Müslüman ve 657 Hıristiyan olmak üzere toplam 6503 nüfusu vardır. Bu nüfusa hitap eden ikisi Hıristiyan, 17’si Müslüman olmak üzere 19 sıbyan mektebi bulunmaktadır.[26]

 

Sözünü ettiğimiz Erzurum Sâlnâmesi’nde Şavşét’teki zanaat, maden, orman ve kaplıcalardan da söz edilmektedir:

 

“Şavşét nahiyesinde temürci esnafı olup rençbere mütallik âlât ve kotan ve çift temürleri gibi edevâtdan mâada balta ve sâire dahi imâl edüp derun-i nahiyede sarf ve füruht ederler.”

 

“Şavşét kazasında bileği taşı madeni olup tırpan ve balta ve edevât-ı sâire-i rençberiyenin teşhizinde kullanıldığı gibi Erzurum ve bilâd-i sâireye götürülüp sarf ve füruht ederler.”

 

“Poshov ile Şavşét arasında Arsiyan nâm cebel civarında vâki mermer madeni evâilde işledilmiş ise de şimdi metrukdur.”

 

“Şavşét nahiyesinin hâvî olduğu karyelerde her birisinin kezâlik çam ve pelid ve kavak ve karaağaçlarla mahlût ormanlar olup ahali-i nahiye, mahrûkat ve ebniye levazımatıyçün kat’ ve sarf ede geldikleri gibi Ardahan’da derdest-i inşâ bulunan istihkâmat edevatıyçün bazı konturatocular marifetiyle mevkı-i istihkâmata lüzumu mıkdarı edevât kat’ ve sevk olunur.”

 

“Şavşét nahiyesinde kükürdü ve harareti mu’tedil bir kaplıca olup bunun hasiyeti bel ağrısına ve sızı gibi illetlere nâfi olduğu gibi nahiye-i mezbureye tâbi Suhloban karyesi civarında tatlı soğuk sudan bir sağîr kuyu olup bir tarafa cereyan etmeyüp bunun suyundan ve çamurundan istimâlinde insanın içerü ve taşrasında olan bazı illetleri dâfidir.”

 

1877’de başlayan savaşta Osmanlı Devleti yenilince Şavşat’ın da içinde bulunduğu Batum vilâyetiyle Kars ve Ardahan (Elyive-yi Selâse=üç vilâyet) Çarlık Rusya’sına bırakıldı. Halk arasında 93 Harbi diye bilinen bu savaştan sonra birçok insan, memleketi terk ederek Anadolu içlerine göç etti.

 

3 Mart 1918’de imzalanan Brest-Litovsk Antlaşması’yla bölge Türkiye’ye bırakıldı. Fakat Mondros Mütarekesi’yle tekrar elimizden çıktı. Rus kuvvetlerinin çekilmesiyle meydana gelen boşluk, Gürcü ve Ermeniler tarafından dolduruldu. Yerli halk, bu yıllarda çok mücadele etti ve çok da meşakkat çekti. Bu tarihlerde de yine kaçakaç denilen göçler oldu.

 

TBMM’nin notasına olumlu cevap veren Gürcü hükûmeti, 23 Şubat 1921 sabahından itibaren kuvvetlerini geri çekti. Böylece Ardahan, Artvin, Ardanuç, Şavşat ve Posof, yeniden anayurda kavuştu. 25 Şubatta Tiflis Kızılordu tarafından işgal edildi ve Gürcistan’da Bolşevik yönetim işbaşına geldi. Eski Menşevik Gürcü hükûmetinin üyeleri, aynı gün Batum’dan gemiye binerek Avrupa’ya kaçtılar.

 

Bu tarih gerçekleri ortadayken kurtuluş günü olarak hâlâ 7 Martta ısrar edilmesini anlamakta zorluk çekmekteyiz. Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 23 Şubat 1921 tarihli nüshasındaki, Şanlı Hilâl Ardahan ve Artvin’de başlıklı haberle Tebliğ-i Resmî, kurtuluş tarihini açıkça bildirmektedir. Devlet erkânının aynı gün Artvin’e ulaşmadığı düşüncesiyle kurtuluş tarihini sonralarda aramak yanlıştır. Memurlar o gün bölgeye ulaşamamış olsa da, söz konusu gazetenin de belirttiği gibi, “Vatanperver ahalinin bu vazifeyi kendiliklerinden ifâ edeceklerine şüphemiz yoktur.”[27]

 

Nitekim öyle olmuş; halk, büyük bir heyecanla teşkilâtlanarak mülkî idareye sahip çıkmıştır.*

 

Tarih çizgilerine böylece göz attıktan sonra kısaca tarihî kalıntılardan da söz edelim.

 

Bölgenin en eski halkı, halen burada yaşamaktadır. Bu halkın bir kısmı başka yerlere göç etmiş, gittiği yerde de nereden geldiğini unutmamıştır. Bugün Türkiye’nin neresinde Artvinli varsa, orada Artvin’in tarihî kültürü de yaşamaktadır. Dili, örf ve adetleri, hayat tarzı, mutfağı ve folkloruyla yaşayan bir halkın inkâr edilmesi mümkün mü?

 

Bu yerli halk, İslâm öncesi zamanlarda, yaşadığı dinle ilgili yapılar yapmamış mıdır ki, bölgedeki kiliseler, hiçbir zaman burada yaşamayan bir halka mal edilmektedir?

 

Nedense bazı çevreler, hiç ara vermeden Artvin ilimizdeki tarihî yapıların yakasını bırakmamakta, ham hayallerle yeni tezlerin üretilmesine zemin hazırlamaktadır. Bu çabalarında Kültür Bakanlığı ile üniversite desteği gördükleri anlaşılmaktadır.[28]

 

Daha önce kaleme aldığımız bir makalede, bölgede Hıristiyanlık devrinden kalma mimarlık eserlerinin Ortodoks Kıpçaklardan kaldığını muhkem delillerle ortaya koyduk.[29] Bu yazının neşrinden sonra gördüğümüz şu iki makaleyi de anmalıyız: Bunların ilki 1935 yılında Türkiyat Mecmuası’nda çıkan Josef Strzygowski’nin Türkler ve Orta Asya Sanatı Meselesi başlıklı kitap çapındaki makalesi[30]; ikincisi de, 1949 yılında Tarih Dergisi’nde çıkan İbrahim Kafesoğlu’nun Ahlat ve Çevresiyle İlgili Arkeolojik Rapor’udur.[31]

 

Bu iki makalede dört sütunlu çadırın Türklerde daha 568 yılında var olduğu ispat edilmiştir. Buradan hareketle çadır üslubundaki kubbeli binaların da tarihî Türk sanatıyla ilgili olduğu belirlenmiştir. Strzygowski, Türklerin Avrupa’ya doğru ilerlemelerine paralel olarak Türk sanatının da Hıristiyan sanatı üzerindeki etkisini gösterdiğini belirtmektedir. O hâlde Artvin bölgesindeki kiliselerle buradan doğuya doğru gidildiğinde görülen sivri kubbeli kiliselerin Türk sanat eserleri olduğu tezini kuvvetlendirmektedir. Öyleyse bu sanatın sahiplerinin, Hıristiyan oldukları devirde hiç ibadethane yapmadıkları düşünülebilir mi?

 

Bilim adamları, o devirde Türk ve Bizans sanatı olmak üzere iki mimarlık sanatından bahsetmektedirler. Gürcülerin en çok övündüğü Gelat manastırındaki mimarlık sanatının da Bizans ustalarının elinden çıktığı belirtilmektedir.

 

Bölgeyle ilgili ilk tarih kaynağı özelliğini taşıyan Batum ve Artvin Tarihi’nde Şavşat’ın Tibet kilisesiyle ilgili notlar da var. Bu notlardaki, “914 tarihinde vefat eden Aşut Koh’un bizzat inşâ ve vefatında kendini defnettirdiği Şavşét’in Tibet kilisesi” ifadesi, bu kilisenin bölgenin yerli ve hakim ailesi olan Bagratlı ailesine mensup bir kral tarafından yaptırıldığını ortaya koymaktadır. Burada geçen ne ailenin ne de kralın ismi Gürcücedir! Hele bu notlarda geçen ve XI. yüzyılda bu kilisenin belge bırakan papazının isminin Sabah olması da ayrıca dikkat çekicidir.[32]

 

Kiliselerde bulunan birtakım kitabe ve vesikaların Gürcü yazısıyla yazılmış olması, bu eserlerin Türklere ait olduğu ihtimalini ortadan kaldırmaz. Zira bir halkın kendi dil ve kültürüyle din dili ve kültürü farklı olabilmektedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de Müslüman Türklerin Arap diliyle ibadet etmeleri, camilerdeki Arapça isim, levha ve kitabelerin Arapça olması, ne bizim Arap olduğumuzu ne de camilerimizin Araplar tarafından inşa edildiğini gösterir!

 

Ünlü Gürcü dil bilgini N. Marr, bölge halkının Türklüğü konusunda tereddüde yer olmadığını açıkça ifade etmiştir. Yaptığı uzun saha araştırmalarından sonra bir rapor hazırlayan Marr, “Müslüman Gürcü” olarak nitelendirilen halkta bile Gürcülükle ilgili hiçbir ize rastlamadığını belirtmiştir.[33]

 

Yakın zamanda yaşamış halk bilgelerinden merhum Abdülmecit Tokdemir’in elime geçen notlarından, son asırda Şavşat’tan yetişen belli başlı isimleri de buraya kaydediyoruz:

 

Tibet’ten (Kara) Bilâl Efendi, Yukarı Koyunlu’dan Müderris Hüseyin Efendi, Balıklı’dan Haci Mevlüd Efendi, Kuçen’den Şâir-Müderris Recaî Efendi (Büyük Hoca), onun oğlu Müderris Yusuf Ziyaeddin Efendi, kızı Vesile Hocahanım, yeğeni Sona Hoca Hocahanım, Dabalı Müftü-Müderris Haci Süleyman Efendi… Tokdemir bu isimlerden, “O karışık zamanlarda halkın millî ve dinî hislerinin zindeliği hususunda gayret göstermişlerdir.” şeklinde bahsetmekte ve kısa biyografik bilgiler de vermektedir.

 

Yine Tokdemir’in notlarında bir kısım halk önderlerinin isimleri de var: Hamşioğlu Nuri ve Temür Beyler, Cırıtdüzü’nden Kâmil Efendi ve Fuat Atabek, Kocabey’den Mahmut Efendi, Miktat Bey ve Cerrah Arif Ağa, Yavuzköy’den Şaban Ağa, Gürnatel’den Yusuf Bey… Bunlar da âlim kişilere kol kanat germiş ve Rus, Gürcü ve Ermeni muharebelerinde aktif mücadeleye katılmışlardır.

 

Şavşat ve çevresinin yerli halkı, tarih boyunca yabancı saldırılara karşı koymuş, savaşmış, sonunda kendi mukadderatını kendisi tayin etmiştir. Bu yerli Türk ahali, bugün de tarihî kültürüyle burada yaşamaktadır. Şüphesiz ki ebediyete kadar da yaşayacaktır.

 

---

 

[1] M. Brosset, Histoire de la Géorgie-1 Partie, S.-Pétersbourg 1849.

 

[2] Gürcistan Tarihi(Çev. H. Andreasyan; Haz. E. Merçil), Ankara 2003.

 

[3] M. Brosset, age. s. 33 vd.

 

[4] Yunus Zeyrek, Ahıska Bölgesi ve Ahıska Türkleri, Ankara 2001.

 

[5] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Kars Tarihi, İstanbul 1953.

 

[6] Kırzıoğlu, Kars Tarihi, s. 63.

 

[7] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Selçuklu Fetihlerinden Önce Doğu Anadolu Türk Boy ve Oymaklarından Kalma Dağ ve Su Adları, Türk Yer Adları Sempozyumu Bildirileri, Ankara 1984.

 

[8] Zeki Velidî Togan, Umumî Türk Tarihine  Giriş, İstanbul 1981, s. 172.

 

[9] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Yukarı Kür ve Çoruk Boylarında Kıpçaklar, Ankara 1992, s. 54, 194.

 

[10] Mirza Bala, Gürcistan, İA.

 

[11] Yunus Zeyrek, Acaristan ve Acarlar, Ankara 2001, s. 14;

   D. M. Lang, Gürcüler (Çev. N. Domaniç), İstanbul 1997, s. 20.

 

[12] Lang, age. s. 95.

 

[13] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s. 56.

 

[14] Azmi Tozkoparan (A. Özder), Artvin Tarihini İlgilendiren Bazı Yanlışlıklar Hakkında, Yeşil Artvin dergisi, 1973. S. 5,

 

[15] Yunus Zeyrek, Acaristan ve Acarlar, s. 125.

 

[16] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Armenya/Yukarı Eller Tarihinin İçyüzü, TTK Belleten, Ankara 1986, c. L, S. 198,

 

[17] G. Magalaşvili, Ermeni-Gürcü Münasebetleri Tarihi Etrafında, Birleşik Kafkasya dergisi, München 1953, Nr. 10.

 

[18] Yunus Zeyrek, Posof’un Çizgileri, Ankara 2004, s. 47.

 

[19] М. Т. Жанашбили, ИСТОРИКО-АРХЕОЛОГИЧЕСКІЙ ОЧЕРКЪ/Гуріи, Чорохскаго бассейна и Чанетіи (M. T. Canaşvili, Tarih ve Arkeoloji Etüdleri-Gurya, Çoruh ve Lazistan) Tiflis 1904, s. 82-83.

 

[20] Zeyrek, Ahıska Bölgesi, s. 13, 19.

 

[21] Ustaoğlu Mahmud Mithat, Batum ve Artvin Tarihi, Trabzon 1339.

 

[22] Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas Ellerini Fethi, Ankara 1998, s. 47.

 

[23] Kırzıoğlu, Kıpçaklar, s. 159.

 

[24] Yunus Zeyrek, Tarih-i Osman Paşa, Ankara 2001.

 

[25] Evliya Çelebî seyahatnâmesi, İlk tab’ı, Dersa’adet 1314 (İstanbul 1898), c. II, s. 325.

 

[26] Sâlnâme-i Vilâyet-i Erzurum, 1292 (1876) Def’a: 6, s. 165-175.

 

[27] Yunus Zeyrek, Posof’un Çizgileri, s. 130.

 

[28] Bu gayretle yazılmış hacimli bir kitap, 1999 yılında bakanlık tarafından bastırılmış, yine aynı niyetli sosyal faaliyetlerle sözde saha araştırmaları devlet parasıyla yapılmıştır. Hatta işin ehli olmayan bazı memurlar, bu tarihî eserler hakkında tescil fişleri bile hazırlamışlardır.

 

[29] Yunus Zeyrek,  Artvin Üzerine Yayınlar ve Bir Cevap, Ahıska dergisi, İstanbul Ocak 2002, S. 3.

 

[30] Josef Strzygowski, Türkler ve Orta Asya Sanatı Meselesi, Türkiyat Mecmuası, İstanbul 1935, c. III, s.1-80.

 

[31] İbrahim Kafesoğlu, Ahlat ve Çevresiyle İlgili Arkeolojik Rapor, Tarih Dergisi, İstanbul 1949, c. I, s.167-189.

 

[32] Ustaoğlu, age. s. 20.

 

[33] Necati Akder, Sovyetler Birliği ve Sömürgeleri Üzerinde Yeni Bir Araştırma, Dergi, S. 11, München 1957.

 

* Yunus Zeyrek, Ahıska Araştırmaları, Ankara 2006'dan alınmıştır.





Bu sayfa hakkındaki yorumlar:
Yorumu gönderen: Timur KORDEZ( ), 08.05.2017, 13:44 (UTC):
Yazanın ellerine sağlık. İşte bu: Lekesiz, katkısız, yansız, tamamen bilimsel ve geniş bir araştırmayla iyi niyetle kaleme alınmış, özet olarak Şavşat'ın tarih ve kültürünü anlatan enfes bir yazı!..



Bu sayfa hakkında yorum ekle:
İsminiz:
E-mail adresiniz:
Mesajın: